Kur’an-ı Kerim’i bir deniz olarak düşündüğümüzde, her ayetin kendi içinde sakladığı bir inci vardır. Bazı ayetler vardır ki daha ilk okumada parlar, bazıları ise insanın tam da ihtiyaç duyduğu anda kendini gösterir. Zümer Suresi 53. ayet de böyledir. Özellikle günümüz insanının en çok zorlandığı, en çok içine düştüğü hâllerden biri üzerine konuşur: umutsuzluk.
Ayette şöyle buyrulur:

Kaynaklarda ayetin nüzul sebebiyle ilgili, hem büyük günah işleyen müşriklere hem de işledikleri günahlar sebebiyle umutsuzluğa kapılan müminlere hitap ettiğine dair rivayetler yer alır. Bunlardan birine göre müşriklerden bir topluluk, çokça adam öldürmüş, zina yaparak haddi aşmıştır. Bunun üzerine Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gelerek: “Senin davet ettiğin din hiç şüphesiz güzel bir dindir. Peki biz tevbe edersek, tevbemiz kabul olur mu?” diye sorarlar. Bu soru, içlerinde var olan pişmanlığın ve umutla paralel ilerleyen kaygının bir ifadesidir. Bunun üzerine ayet nazil olur.
Bizler hayatımızın her evresinde birçok yanlış yapabiliyoruz. Bu yanlışlar bazen Allah’a karşı, bazen diğer varlıklara , bazen de kendimize karşı olabiliyor. Ancak özümüze baktığımızda, günah işleyebilen ve en önemlisi o günahtan dönebilme imkânına sahip varlıklar olarak yaratıldığımızı görürüz. Yaptığımız yanlışlar kimi zaman boyumuzu aşsa bile, devreye Müslüman kimliğimiz girdiğinde bizim için her daim açık olan tevbe kapısının varlığı, ayağa kalkmamızı sağlayan bir güç hâline gelir. Ayet bize yol gösterir ve kendimizden umudumuzu kesmememiz adına bize cesaret verir. “Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” hitabıyla, insanın zaaflarıyla birlikte değerli olduğu hatırlatılır.
Ayette geçen “haddi aşan” ifadesi, sınırları zorlayan ve ihlal eden bir anlam taşır. Arapça metinde bu durum “israf” kelimesiyle ifade edilir. Bu, yalnızca günahı değil; ölçüsüzlüğü, aşırılığı ve insanın kendisine zarar verecek noktaya kadar savrulmasını da kapsar. Ancak bütün bu aşırılığa rağmen ayette geçen hitap dikkat çekicidir: Allah sınırları aşan kullarını bile dışlamaz; onlara hâlâ "kullarım" diye hitap eder. Bu ifade, rahmetin gazaptan önce geldiğinin ve Allah katında kul olma değerinin günahla silinmediğinin en açık göstergelerindendir.
Günümüz insanına baktığımızda, her şeyi aşırı yaşama arzusu ile nefsine zulmettiğini, ardından da elindekini kaybederek ümitsizlik çukuruna düştüğünü görmek zor değildir.
Bu noktada kişi, kendi hataları sebebiyle yaratıcıya gönül koyarak daha da dibe batabilir. Bu durum, çoğu zaman hatanın sorumluluğunu almaktan kaçışla birlikte ilerler. Psikolojik olarak insan, yaptığı yanlışların ardından yalnızca suçluluk değil, aynı zamanda değersizlik hissi de yaşar; bu his büyüdükçe yüzleşmek yerine uzaklaşmayı seçer. Şeytanın en ince hilesi de tam burada devreye girer: Günah öncesinde “nasıl olsa tevbe edersin” diyerek kişiyi rahatlatır ve günaha teşvik eder. Sonrasında ise “artık dönüş yok” düşüncesiyle umudu sömürür. Kişi kendi kendine “Bu kadar hatadan sonra hâlâ dönülür mü?” diye sorar. Hatta bazen tevbenin kendisi değil, Allah’ın huzuruna çıkma düşüncesi bile ağır gelir. İşte bu iç konuşma, insanı tevbeden uzaklaştıran en sessiz engellerden biridir. Oysa tam da bu anda, ayetin kendisine hitap ettiğini fark edip Allah’ın sonsuz rahmetine yönelmek, insanı yeniden ayağa kaldıran gerçek başlangıç olacaktır. Kişi, kendisine ettiği zulmün farkına vararak pişmanlıkla ve bilinçli bir istikrarla tevbe kapısında af diler.
Bazen insan, hatasının farkına varmadan tevbe etmesi gerektiğini dahi idrak edemeyebilir. Bu nedenle önemli olan, yapılan hatanın kime, nasıl ve ne ölçüde zarar verdiğini fark edebilmektir. Aksi hâlde vicdan devreye girmez ve kişi kendini hatasız sanma yanılgısına düşer ki bu, fıtrata terstir. İnsan, her an bilerek ya da bilmeyerek yanlış yapabileceğinin farkındalığını taşıdığında, tevbe etmek için mutlaka hatanın sonuçlarıyla yüzleşmeyi beklemez. Her an tevbe eder ve bu tevbe kalıcı hâle gelebilir. Çünkü kişi, yaptığı davranışın zaten yanlış olduğunun idrakindedir ve bu hâlin tekrarını istemez. Bu farkındalıkla, aynı döngüye yeniden girmemek için dua ve yönelişle Allah’a yakınlaşır.
İnsanın hatasını fark edip Allah’a yönelmesi, yalnızca büyük günahlar sonrasında değil, bir bilinç hâli olarak da ortaya çıkabilir. Kur’an’da bunun çarpıcı örneklerinden biri Hz. Yunus’tur (a.s.). Kavminden ayrılmasının ardından balığın karnında kalan Hz. Yunus, bu hâli kendisi için bir muhasebeye dönüştürmüş ve teslimiyetle Allah’a yönelmiştir. İstiğfar ve yakarışla şu duayı etmiştir: “Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu mine’z-zâlimîn.” (Enbiyâ, 21/87). Bu kıssa, asıl tehlikenin hata yapmak değil, hatayla birlikte umudu terk etmek ve insanı kurtaranın da Allah'a yönelişin ta kendisi olduğunu gösterir.
Hatasız kul olmaz gerçeğiyle birlikte, gerçek huzurun Allah’a yönelmekte saklı olduğunu insan işte bu durumlarda daha iyi hisseder. Çünkü ümidin bittiği yerde, insanın her şeye olan inancı da tükenir. Zümer Suresi 53. ayet ise, insanın ne kadar dibe inerse insin, Allah’ın rahmetinin insanın düştüğü her yerden daha derin olduğunu hatırlatır.