Mustafa Merter'in "Dokuz Yüz Katlı İnsan" eserinde vurguladığı gibi; insan sadece biyolojik bir varlık değil, katman katman derinliği olan bir bütündür. Bu bağlamda dünyayı inşa etmek aslında bu katmanların en temelini yani üzerine ahireti kuracağımız platformu oluşturmak anlamına gelmektedir.

Merter'in kitabında ego; insanın sonsuz olan ruhsal boyutu ile sınırlı olan fiziksel dünyası arasındaki arayüzdür. Kitaptaki şemada beden ve can arasındaki köprüdür ego; ruh-beden düalizminin portalıdır. Yani dünya ve ahiret arasındaki köprünün ontolojik zeminidir. Bir tarafa eğilecek olursak köprü yıkılır. Tıpkı dünya için ahiretten vazgeçmenin yahut ahiret için dünyadan vazgeçmenin insan olmanın doğasını bozması gibi...
Beden yani dünya tarafına meyleden ego (benlik) olarak metaforize ettiğim insan; ahiret yurduyla olan bağını koparır.
وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا "Dünya hayatı onları aldattı" (En'âm, 130) ayetindeki gibi dünyaya gark eder. Nüzûlünün (inişinin) esas gayesinden, dengeyi kuramamanın zilleti ile uzaklaşır. Son kat olan ahiret katına çıkamaz; zeminde, yani dünyada oyalanır durur. Bu zaman ve mekân boyutunda kendisine lütfolunan nimetlerle kolay bir hayat yaşar ya da yaşıyor gibi görünür.
Merter'e göre keşfedemediği katmanlardan uzakta, sanki sadece biyolojik bir varlıktan ibaretmiş gibi dünya hayatında oyalanan insan; ruhunun açlığını hissedene kadar ilk katmanda hayat sürer. Ne zaman ki katmanlarının boşluğunu hisseder, işte o zaman "yaşıyor gibi" olduğunu fark eder. İşte bu ilk katmanlarda kalan, ruhunun özünün ihtiyaç duyduğu maneviyatı keşfedemeyen insan, dünya içinde kaybolan bir fenotiptir.
Peki, bu köprünün dünya tarafına yıkılmasının önüne ne geçebilir? Merter'in "sağlıklı bir benlik (ego) inşası" tam bu noktada devreye girer.
Yazarın da üzerinde durduğu gibi dünyaya sahip olmak, onun seni sahiplenmesine izin vermemektir. Dünyayı inşa ederken "an" bilincini korumak; yani yapılan işin geçici olduğunu, asıl amacın ahiret yurdu olduğunu unutmamaktır.
Buna sahabe hayatından örnek vermek gerekirse Abdurrahman bin Avf bizim için rol model olur. O, ticaretle muazzam bir servet edinmiş ancak serveti kalbine değil, eline almıştır. Cömertliği ve infakı, onun "ego köprüsünü" ayakta tuttuğunun kanıtıdır.
Bu noktada kişiye özel metotlar devreye girer. Kişi kendini, yaptığı işi iyi bilmeli ve somut yöntemlerle bu köprüyü ayakta tutmalıdır. Tıpkı Abdurrahman bin Avf'ın cömertliğini ve infakını bu dengede birer araç olarak kullanması gibi.
Ancak günümüzde bu denge, Merter'in tabiriyle "Kaliforniya Sendromu" ile sarsılmaktadır. Kısaca, “İnsan artık kendi sahip olduklarıyla değil, başkalarının sahip olduklarıyla kendini değerlendirir. Sosyal medya, tüketim kültürü ve sürekli “daha fazlası” vaadi yüzünden kişi elindekini görmez, hep eksik olduğunu hisseder. Bu da içte anlamsızlık, tatminsizlik ve narsistik bir boşluk oluşturur. Esasında bu sendromun temelinde hedonizm (hazcılık) ve anlamsızlık yatmaktadır. Bu sendromun pençesindeki modern insan; dünya tarafına yıkılmış bir köprünün üzerinde, elindeki nimetlerin çokluğuna rağmen derin bir anlamsızlık ve narsisizm çukuruna düşer.
Bu noktada karşımıza çıkan en büyük imtihan; başkalarının elindeki nimetlere meyledip kendi sahip olamadıklarımız üzerinden bir varoluş kavgasına girmektir. Kaliforniya Sendromu'nun beslediği bu "daha fazlasına sahip olma hırsı" insanı isyankâr bir sorgulamaya iter: "Neden onda var da bende yok?" Oysa bu soru, ego köprüsünü tamamen madde dünyasına kilitleyen ve bizi "dokuz yüz katlı insan" derinliğimizden koparan bir prangadır.
Burada kendimize hatırlatmamız gereken; biricik ve müşahhas hayatlara sahip olduğumuzdur. Kendimizi tanıma ve geliştirme hususundaki eksikliklerimiz, belki de bizi bu pranganın parçası yapıyordur. Bize has yeteneklerimizin farkında olmayışımız ve hazcılığın getirdiği "sürekli en yeniyi, en güzeli" isteme şehvetimiz; bizi üst katmanlara çıkaracak özelliklerimizi devre dışı bırakıyordur. Bu özellikleri aktive edebilmek Nefs-i Emmâre’yi terbiye etmekle mümkündür. Nefsin fısıltılarından kurtulabilmek; şükür, tevekkül ve kendi yeteneklerimize karşı bir "teyakkuz" haliyle olur.
Klasik bir ifadeyle; kendini bil, sev ve geliştir.
Bu kurtuluş yolu, asla dünyevi güzellikleri ve sorumlulukları reddetmek değildir. Dünya nimetlerini elinin tersiyle itip sadece ahirete odaklanmaktan bahsetmiyorum. Aksine, bu nimetlerle güzel bir dünya hayatı yaşarken ruhu tekâmül ettirmekten; o katmanların hepsini ölçüyle ve güzellikle tecrübe etmekten bahsediyorum. "Güzel olandan el etek çekmek" veya "konfordan beri olmak" yanılgısına kapılmamak gerekir. Müslüman; dünyada lütfolunan nimetlerle güzel bir hayat süren ama bununla beraber ahiret tarlasını da ekendir.
Tıpkı Şeyh Galib'in o âli ve manidar seslenişindeki gibi; baktığı her nimette o sonsuz güzelliği gören ve her lezzeti bir şükür niyazına dönüştürebilen kimsedir:
"Kande baksak o şûh-ı nâz görünür
Her neye baksak ol nîyaz görünür."
Koordinatör: Şuheda Ekin
Editör: Mekiye Aksa Yeşil