Søren Kierkegaard, "Korku ve Titreme" eserinde imanı, ulaşılan huzurlu bir liman olarak değil; her an yeniden göğüslenmesi gereken bir sarsıntı olarak tanımlar. Bugünün dindar genci için bu sarsıntı; dıştan fark edilmeyen ama ruhu içten enkaz altında bırakan sessiz bir yorgunluğa dönüşmüştür. Tıpkı Kierkegaard’ın "Sonsuz Vazgeçiş Şövalyesi" gibi, her şeyden vazgeçmenin verdiği o asil ama bitkin hüznü omuzlarında taşırlar.
Dindar gençlerin yaşadığı bu yorgunluk; anlam taşımanın ve idealize edilen bir kimliği sürdürmeye çalışmanın getirdiği ruhsal bir ağırlıktır. Hatta bazen öyle bir noktaya gelir ki bu durum; uyku problemleri, iştahsızlık ve kilo kaybı gibi fiziksel yıkımlarla dışa vurur. Eğer bu sorun anlamlı bir tespit ile çözümlenmeye çalışılmazsa; beraberinde getireceği isteksizlik, ciddi bir tükenişin başlangıcıdır.
Bu sessiz gürültünün birçok sebebi vardır. Dindar genç; toplumsal beklenti ve modern dünyanın hızı arasında kalarak devamlı tetikte olma gereksinimiyle yorgunluğun dehlizlerine sürüklenir. Ailesi, çevresi.. Kendisinden her zaman "huzurlu, emin, sarsılmaz ve örnek" bir profil bekleyen din camiası.. Sürekli bir ilmi koşuşturma ve hizmet beklenen, kendisine has bir alan bırakılmayan, hata yapmaması istenen dindar genç; "hayır" diyememenin ezici yükü altında nefes alabileceği bir durak oluşturamaz. Sürekli kusursuz görünmeye çalışmanın kusurunu taşır ve bu durum, ruhun doğal ritmini bozan derin bir yorgunluğa sebep olur.
Diğer yandan ise sınırsız tüketimi ve bireysel başarıyı pompalayan modern dünya vardır. Bu "kişisel put", İslam toplumunun temelini oluşturan birlik ve beraberlik gibi kavramları "kendin için var olma" adı altında yok etmek üzerine kuruludur. Dindar genç üzerinde bu durum ekseriyetle "şeytanın sağdan yaklaşmasıyla" belirir:
"Kendini geliştirmek için alan tanımazsan topluma nasıl yararlı olacaksın?" düşüncesi bir vesvese haline gelir.
Kendini geliştirmek elbette bir önceliktir; ancak bu, toplumdan tamamen soyutlanmakla olacak bir iş değildir. Zira dindar gencin şiar edinmesi gereken; "İçinizde hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun..." (Âl-i İmrân, 104) ayetidir. Asıl mesele, kendi dünyası ile bu topluluk arasında bir denge kurabilmektir.
Sürekli hizmet beklenen ve hata payı bırakılmayan bu genç, aslında Sonsuz Vazgeçiş Şövalyesi’nin o bitkin hüznünü taşımaktadır. Dünyadan ve nefsinin meşru ihtiyaçlarından vazgeçmiştir; fakat bu vazgeçiş ona beklenen iman neşesini vermemiş, aksine onu kendi içinde hapsolmuş bir yabancıya dönüştürmüştür. Bu haliyle o, Hz. İbrahim’in Moriah Dağı’na giderken büründüğü sessizliği yaşar. Ancak İbrahim’den farkı; onun sessizliği teslimiyetten değil, "yoruldum" demenin "iman zayıflığı" olarak algılanmasından duyulan korkudandır. Bu, huzur getiren bir sessizlik değil, içsel bir kemirilme halidir.
Kierkegaard’a göre bu karanlık dehlizden çıkışın tek yolu, bir "sıçrama" yapmaktır. Bu, rasyonel bir hesap değil, tüm belirsizliklere rağmen yapılan bir "İman Sıçraması"dır. Gencin, kederli istasyondan kurtulup "İman Şövalyesi"ne dönüşmesi gerekir. İman Şövalyesi'nin sırrı şudur: O da her şeyden vazgeçmiştir ama "saçma olanın gücüyle" (Hz. İbrahim'in mantık üstü teslimiyeti gibi) her şeyi geri alabileceğine inanır. O, dünyevi olanı feda etmenin asaletini taşırken aynı zamanda bir fincan kahvenin veya içten bir gülümsemenin tadını sanki hiçbir şey kaybetmemiş gibi çıkarabilir. İşte dindar gencin ihtiyaç duyduğu "iman neşesi" buradadır.
Bu sıçrama; gencin, çevresinin ona yüklediği "robotik dindar" imajından vazgeçip kendi acizliğini kabul etmesiyle başlar. "Ben her şeye yetişemem, sadece bir kulum ve yorulabilirim" dürüstlüğü, kişinin kendi sınırlarını ilahlaştırmasından vazgeçmesidir. Bu noktada Âl-i İmrân 104. ayetteki "topluluk", bireyi tüketen bir dişli değil, yorgun düşenin dinlenebildiği bir gölgelik olmalıdır.
Sonuç olarak; sessizce yorulmak, eğer bir uyanışa vesile olursa anlam kazanır. Kierkegaard’ın İbrahim’i gibi sessiz kalsak da, bu sessizlik bir yıkımın değil, içsel bir inşânın sessizliği olmalıdır. Dindar genç, kendi yorgunluğunu bir secde gibi yere bırakmalı ve "insan olma" hakkını teslim almalıdır. Zira yükü olmayanın omzu ağırmaz; mühim olan o ağrıyı bir şikâyete değil, şifaya dönüştürecek o büyük sıçramayı yapabilmektir.
Şeyh Galip, kalemiyle gönlümüze ve yorgunluğumuza şu edebi dizeleriyle dokunuyor:
"Dışarıdan sanırlar beni handân u şâd
İçerden gâmım eyliyor dâd u feryâd"
Dipnot: Kierkegaard, Korku ve Titreme adlı eserinde kurban hadisesini Kitab-ı Mukaddes geleneğine dayanarak Hz. İshak üzerinden temellendirmiştir. İslamî gelenekte kurban edilen evladın Hz. İsmail olduğu kabul edilmekle birlikte; bu çalışmada yazarın felsefi terminolojisine ve metnin orijinal kurgusuna sadık kalmak adına "İshak" ismi muhafaza edilmiştir. Buradaki temel vurgu isimden ziyade; Hz. İbrahim’in yaşadığı "imanın mutlaklığı" ve "sessizlik" paradoksudur.
Koordinatör: Şüheda EKİN
Editör: Mekiye Aksa YEŞİL