Telefonumuzu elimize alıyoruz.
Birkaç dakika sosyal medyada dolaşıyoruz. Bir haber, ardından bir video, sonra başka bir haber…
Bir görüntü, bir başlık, birkaç saniyelik bir öfke ve ardından yeni bir kaydırış. Derken telefonu kapatıyoruz.
Ama zihnimiz hâlâ orada kalıyor.
Bütün bunların arasında aslında ne kadarını gerçekten gördüğümüzü hiç düşünüyor muyuz?
Bugün dijital dünyada en çok tükettiğimiz şeyin bilgi olduğunu düşünüyoruz. Oysa belki de tükettiğimiz şey bilgi değil, dikkatimiz.
Her bildirim ve her kaydırış zihnimizden küçük bir parça alıp götürüyor. Bir süre sonra uzun bir yazıyı okumak, bir olayın arka planını araştırmak, bir görüntünün ardındaki hikâyeyi merak etmek, hatta birkaç dakika durup düşünmek bile zorlaşabiliyor.
Zihnimiz sürekli yeni bir şeye çağrılıyor:
Gör. İzle. Kaydır. Devam et.
İşte buna dijital obezite diyebiliriz.
Nasıl ki bedenimize ihtiyacımızdan fazlasını yüklediğimizde yoruluyorsak, zihnimize de ihtiyacımızdan fazlasını yüklediğimizde yoruluyoruz.
Fakat mesele yalnızca yorulmak değil.
Dikkatimizi kaybettiğimizde, dünyayı nasıl gördüğümüzü de kaybedebiliriz. Çünkü insan neye uzun süre bakarsa, dünyayı biraz da onun üzerinden okumaya başlar.
Mesela Ortadoğu denildiğinde zihnimizde neden hemen çöl, deve, silah ve savaş beliriyor?
Koca bir coğrafya, yüzlerce farklı kültür ve milyonlarca insan nasıl oluyor da birkaç görüntünün içine sığabiliyor?
Filistinli-Amerikalı düşünür Edward Said’in yıllar önce dikkat çektiği oryantalizm tam da burada karşımıza çıkıyor: Doğu’nun belirli kalıplar içinde temsil edilmesi ve bu temsillerin zamanla bizim bakışımızı da şekillendirmesi.
Bir insanı önce bize anlatıldığı şekilde görüyoruz.
Sonra onu gerçekten tanıdığımızı sanıyoruz.
Kashmirli aktivist Shakeel Ahmad Bhat’ın fotoğrafında da buna benzer bir şey yaşandı. Bir insanın bütün hikâyesi geri çekildi; geriye yalnızca öfkeyle özdeşleştirilen bir yüz kaldı.
Çünkü bazen bir fotoğraf, bir insanın kendisinden daha güçlü bir hikâye anlatır.
Ve hikâyeler yalnızca fotoğraflarla değil, kelimelerle de kuruluyor.
Bir insanın ölümünü hangi kelimeyle anlattığınız, onun ölümüne nasıl bakacağımızı değiştirebilir. Bir çocuk “operasyon sonucu hayatını kaybetti”ğinde, zihnimizde oluşan görüntü ile “bir çocuk öldürüldü” dediğimizde oluşan görüntü aynı değildir.
Kelimeler değiştiğinde, acının kendisi de zihnimizde değişebilir.
Bunu bazen tek bir kelimede değil, elimizde tuttuğumuz küçücük bir parçada görmek mümkün.
Bir gaz bezinde…
“Elimizde tuttuğumuz o gazlı bezin adı: gauze, gasa, gazzatum… Yüzyıllardır Gazze’yle yan yana anılan bir kelime.
Dünyanın yaralarını saran bezin adı Gazze’den geliyor.
Bugün ise Gazze kendi yaralarını saramıyor.
Ailesiyle birlikte sahilde yaşamak zorunda kalan Yahya’nın sorusu her şeyi söylüyor:
“Biz tüm dünyanın yaralarını sararken, onlar neden bizim yaramızı sarmıyor?”
Bir çocuğun sorusu.
Ve bazen tek bir çocuğun cümlesi, yüzlerce haber başlığının anlatamadığı şeyi anlatabiliyor.
Hind Rajab’ın hikâyesinde olduğu gibi.
Altı yaşındaki Hind, ailesiyle birlikte Gazze’de bir araçtaydı. Araç saldırıya uğradığında ailesinin büyük bölümünü kaybetti. Hind yaralı hâlde aracın içinde kaldı ve Filistin Kızılayı ile telefonda konuşarak yardım bekledi.
Daha sonra aracın üzerinde 335 kurşun deliği tespit edildi.
Tek başına söylendiğinde yalnızca bir sayı.
Ama bunun bir çocuğun içinde bulunduğu araca ait olduğunu bildiğimizde artık yalnızca bir sayı değil.
335 kurşun deliği.
Bir arabanın gövdesinde.
Bir çocuğun etrafında.
İşte hikâyeler tam burada devreye giriyor.
Çünkü bir insanı yalnızca bir sayı olarak gördüğümüzde acı soyutlaşıyor. Adını bildiğimizde, sesini duyduğumuzda ve hikâyesini öğrendiğimizde ise karşımızda artık bir istatistik değil, bir insan oluyor.
Fakat dijital dünyanın hızında hikâyeler çok çabuk eskiyor.
Bir görüntü görüyoruz.
Üzülüyoruz.
Kaydırıyoruz.
Bir haber okuyoruz.
Öfkeleniyoruz.
Kaydırıyoruz.
Sonra başka bir görüntü geliyor.
Böylece her şeyi gördüğümüzü sanıyoruz.
Oysa belki de yalnızca bize gösterilenleri görüyoruz.
Propaganda her zaman açık bir yalan olarak karşımıza çıkmaz. Bazen bazı gerçekleri öne çıkarıp bazılarını görünmez bırakmakla, bir görüntüyü tekrar tekrar gösterip başka bir görüntüyü hiç göstermemekle, tek bir kelimeyle ya da tek bir başlıkla kurulur.
Çünkü bir şeyi görünmez kılmanın tek yolu onu saklamak değildir.
Dikkatimizi başka bir yere çevirmek de yeterlidir.
Belki de bu yüzden dijital çağda kendimize yalnızca “Bu doğru mu?” diye sormak yetmiyor.
Bir adım daha geriye çekilip:
“Bana ne anlatılıyor?”
Ve belki daha önemlisi:
“Bana ne anlatılmıyor?”
Çünkü hakikate ulaşmak, yalnızca yanlış olanı ayıklamakla değil, eksik bırakılanı fark etmekle de mümkün.
Belki bugün telefonu elimizden bıraktığımızda daha fazla şey görmek yerine, gördüğümüz bir şeyin üzerinde biraz daha uzun durmamız gerekiyor.
Bir başlıktan önce hikâyesine.
Bir rakamdan önce ismine.
Bir görüntüden önce, görüntünün dışında bırakılana.
Çünkü mesele ne kadar gördüğümüz değil.
Neye bakmamızın sağlandığı.
Ve belki hakikate yaklaşmak, daha fazla kaydırmakla değil, bir an durup bakmakla başlıyor.
Kaynakça
• Said, Edward W. Orientalism. Pantheon Books, 1978.
• Forensic Architecture. The Killing of Hind Rajab.
• The Guardian. Riazat Butt, “All the rage – victim of US bloggers’ cartoon hits back”, 23 July 2007.
• “Gauze” kelimesinin etimolojisine ilişkin kaynaklar.
SÜKEYNA KAYA
*******************************************************