Aktüel Pencere
21.01.2026

Modernitenin Elinde Tutsak Bir Kavram: Özgürlük

Modernitenin Elinde Tutsak Bir Kavram: Özgürlük

 

Bazı kavramlar vardır ki insan, kendi anlamı üzerine düşünmeye başladığı andan itibaren onları gündemine almıştır. Fakat günümüzde düşünme fiilini dahi hazır paketler hâlinde sunan teknolojik imkânlar sebebiyle bu kavramlar üzerine yapılan tefekkür giderek azalmış; yapılan sınırlı tefekkürler ise çağın kaosunda göz ardı edilmiştir. Bu kavramlar, hakikati arama çabasından çıkıp ideolojik veya kişisel çıkarları meşrulaştıran bir zeminde ele alınmaya başlanmıştır. Toplum üzerinde söz sahibi olan, insanın zihinsel serüvenini bile kendi çıkarları doğrultusunda tutsak etmeyi başarabilmiş kesimler; düşünme faaliyetindeki zayıflama ve kabullenmeden istifade ederek kavramları başka anlamlara çekebilmiştir. Böylece söz konusu kavram yerinde kalsa da işaret ettiği anlam çaktırılmadan yer değiştirmiştir. Bu yazımızda tam da bu ifadeye manidar olarak özgürlük kavramını kısaca ele almaya çalışacağız.

 

İnsan üzerine düşünme, özgürlük kavramı üzerine düşünmeyi mecbur kılmıştır. Mutlak özgürlüğü savunan felsefi yaklaşımlar, bu kavramı anlamlandırmada noksan kalmıştır. Çünkü mutlak özgürlük, Câhız’ın da ifade ettiği gibi, nedensiz eylemde bulunabilme kabiliyetidir.¹ İnsan eylemlerinde nedenden muaf değildir; nedensiz eylemde bulunabilen tek varlık Tanrı’dır. Bu bağlamda insana mutlak özgürlük atfetmek, onu kul olmaktan çıkarıp tanrısal bir konuma yerleştirme çabasıdır. Nedensiz fiilin yalnızca Allah’a ait olduğu kabul edildiğinde, insan için göreli özgürlükten söz edilebilir. Göreli özgürlük ise sorumluluğu, ahlakı ve hesap bilincini beraberinde getirir.

 

İslam düşünce geleneğinde özgürlük; irade, ahlak ve siyaset zeminlerinde ele alınarak erdem sıfatını kazanır. Taşköprülüzâde Ahmed Efendi’nin ifadesiyle özgürlük, insanın arzu ve nesneleriyle arasına mesafe koymak suretiyle onlarla ilişkiye girmesidir.² Dolayısıyla insanın amacı, hazlarını kontrolsüz biçimde gerçekleştirmek değil; bu gerçekleştirme kabiliyetini hangi ilkeler çerçevesinde kullanacağını belirleyebilmektir. Bu noktada mükellefiyet kavramı devreye girer. Mükellefiyet, özgürlüğü kısıtlayan bir engel değil; ona ahlaki bir erdem kazandıran bir araçtır.

 

Mutlak özgürlük anlayışı, insanı çoğu zaman bedensel ve duyularla sınırlı isteklerini gerçekleştirme gayesi etrafında ele alır. Oysa insan, kendi varlığı ve anlamı üzerine düşünmeye başladığı anda dahi duyuların ötesine geçmek zorunda kalmıştır. Bu durum, özgürlük kavramının salt bedensel arzuları merkeze alarak daraltıldığı çelişkisini ortaya koyar. İslam, insanı ruh sahibi bir varlık olarak ele alır. Bu nedenle İslam’ın özgürlük anlayışı, dünyevî emellerin ötesine geçen, daha arınmış ve aşkın bir zeminde şekillenir. Nitekim bu anlayışın pratik yansımalarını Müslümanların tarihsel tecrübesinde görmek mümkündür. İslam tarihine yüzeysel bir bakış dahi, Müslümanların türlü esaretlere ve işkencelere rağmen kendilerini hür hissettiklerini; davalarından ve imanlarından vazgeçmediklerini gösterir. “Hakiki imanı elde etmiş bir kişi kâinata meydan okur”³ sözünün adeta ete kemiğe bürünmüş hâlidirler. Zira onlar, hürriyetlerini tensel arzuların ötesinde temellendirmiş; bu nedenle hiçbir dünyevî güç onları hakikatte esir edememiştir.

 

Endüstri Devrimi ile birlikte insan, makineleşmiş bir varlığa indirgenmiştir. Kapitalizm, insanın dilediğini yapabilme arzusundan beslenir. Ancak meselenin iç yüzüne bakıldığında modernitenin, “ne istiyorsan ol, ne istiyorsan yap” düşüncesini empoze ederken, bu tercihlerin tamamını kendi sunduğu seçenekler arasından yapmamızı talep ettiği görülür. Böylece bireye özgürlük vaat edilirken tercih etmeme özgürlüğü ortadan kaldırılmış; türlü moda akımlarıyla daraltılmış, başkalarının arzuladıklarını arzulayan, kolayca güdülen ve köleleşmiş bir kitle insanı modeli ortaya çıkmıştır. Bu sistem, bireyi özgür olduğuna öylesine ikna etmiştir ki kendini özgür hissettiği için bu küresel istibdada karşı tepki geliştiremez hâle gelmiştir.

 

Günümüzde her fikrin ifadesi ve her davranışın uygulanması “özgürlük” başlığı altında meşrulaştırılırken, buna tepki gösteren bireyler hoşgörü kılıfı altında müsamahakâr olmaya zorlanarak tepki koyma özgürlüklerinden mahrum bırakılmaktadır. Örneğin modern dünyanın özgürlük adına dayattığı teşhircilik, insanın dış etkiye açık bir varlık olması sebebiyle maruz kalan kişiyi doğrudan etkileyen bir olgu olmasına rağmen, bu durum karşısında normal olanın rahatsızlık duyan bireyin susması olduğu dayatılmaktadır. Oysa özgürlüğün kapsayıcılığı söz konusuysa, rahatsız olunan bir durumu ifade edebilmek de özgürlüğün bir parçası olmalıdır. Varılan noktada bu anlayış, özgürlük ilkelerini kusurlu beşer aklı ve değişken kanunlar çerçevesinde ele aldığı için iddia ettiği kapsayıcılığı sağlayamamaktadır.

 

Bir diğer husus, özgürlük zırhına sığınılarak her şeyin ifade edilmesinin doğru olduğu iddiasıdır. Bu tutum, çoğu zaman bilgi eksikliği ve yersiz bir özgüvenle, sınırları belirsiz bir özgürlük hakkı talebi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Modernitenin sözde düzenleyici yasaları ise bu durumun doğurduğu kargaşayı engellemekten ziyade, çeşitli izmlerin bu kaostan beslenmesini sağlamaktadır. Oysa İslam, söz söylerken edep düsturunu esas alır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav)’in “Utanmadıktan sonra dilediğini yap”⁴ buyruğu, özgürlüğün edep sınırıyla anlam kazandığını ortaya koyar. Bu bağlamda İslam’ın özgürlük anlayışı, özgürlüğü iffet ana erdemi altında tanımlayarak bilinçli bir tutumla hayata geçirmeyi hedefler.

 

Saadettin Ökten’in ifadesiyle “küresel istibdat”tan kurtuluş, insanın yönünü Allah’ın çizdiği nesnelere ve yaratılmışlara çevirerek onlarla sahih bir irtibat kurmasıyla mümkündür. Kur’an, “Allah’tan başkasını rabler edinmeyin” (Âl-i İmrân, 3/64) buyururken, aynı zamanda hevasını ilah edinen insan tipine de dikkat çeker: “Hevasını ilah edineni gördün mü?” (Câsiye, 45/23). Vahyin hürriyet anlayışı; “ben”, “benim dışımdaki” ve “benim sahibim” sınırlarını tayin eder. Bu bilinç, insanı kula ve hazlarına kul olma esaretinden kurtarır. Zira arzularını ilahlaştırmayan birey, ne çağa ne de geçici izmlere teslim olur. Böylece insan, elinden alınamayacak bir ruhsal özgürlüğe sahip olur.

Kaynakça 

Câhız. (1968). el-Beyân ve’t-tebyîn (A. M. Hârûn, Ed.). Kahire: Mektebetü’l-Hâncî.

Taşköprülüzâde, A. E. (1985). Miftâḥu’s-saʿâde ve miṣbâḥu’s-siyâde fî mevżûʿâti’l-ʿulûm. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye.

Nursî, S. (t.y.). Lem’alar (13. Lem’a). İstanbul: Sözler Neşriyat.

Buhârî. (t.y.). el-Edeb.

Ebû Dâvûd. (t.y.). el-Edeb.

TRT 2. (t.y.). Düşüncenin Seyir Defteri (Bölüm 3).

Erkam Radyo. (t.y.). Gönül Sadası (Bölüm 59).

Dost TV. (t.y.). İnsanın Anlam Arayışı: Sınırsız Özgürlük Mümkün mü?

RÜMEYSA ALKAN