Türk-İslam kültüründe ibadetin makesi olan günlük yaşam, kendine özgü estetik formlar da üretmiştir. Dinimizin en mübarek ayı olan Ramazan, kültürümüzde kendine has metaforlar ve gelenekler ortaya çıkarmıştır. Ramazan; muhasebe, ibadet, tefekkür ve dayanışma ayı olmasının yanı sıra güçlü bir kültür gündemini de beraberinde getirirdi. Bunun en çarpıcı örnekleri arasında mahyalar, tembihnameler, huzur dersleri, ramazaniyeler ve Ramazan’ın başlangıcını haber veren davul geleneği sayılabilir.
Ecdadımız, dinî yaşamın her safhasını hayatın içine mündemiç hâle getirirken estetik kaygıyı ve sanatsal inceliği göz ardı etmemiş; her işi kulluk coşkusuyla yerine getirmiştir. İbadetleri dört gözle beklenen bir hâle dönüştürmek için insan ruhuna hitap eden unsurları kullanmaya gayret etmişlerdir. Beklenen zamana heyecan katmış, hazırlıklara dahi ibadet titizliği göstermişlerdir. Ramazan için yapılan hazırlıklar bu hassasiyetin en belirgin örneklerindendir. Mahyalar ve mahya kültürü de bu heyecanın bir neticesi olarak doğmuştur.
Ramazan ayı gelmeden önce, bu ayda yapılacak faziletli davranışları ve uyulacak kuralları anlatan “tembihnameler” yayımlanırdı. Böylece oluşması arzu edilen Ramazan atmosferi için ön hazırlık mahiyetinde bir irşad gerçekleştirilmiş olurdu. Sadakalar ve sosyal yardımlar Ramazan’dan önce yoğunlaşır, herkesin bu ayın bereketine ortak olması istenirdi.
İlmî faaliyetler de bu ayda artar; sarayda padişahın huzurunda “huzur dersleri” adı verilen ilim meclisleri kurulurdu. En dikkat çekici geleneklerden biri olan mahyalar da bu atmosfer içinde hazırlanırdı.
Mahya; Ramazan ayında camilerin minareleri arasına asılan kandiller veya daha sonraki dönemlerde elektrik ampulleriyle oluşturulan yazı ya da motiflere verilen addır. Kelime, Farsça “ay” anlamına gelen “mah” ile Arapça nispet eki “-iyye”nin birleşiminden türemiştir. İlk zamanlarda yalnızca Ramazan ayında kurulan mahyalar, günümüzde kandil gecelerinde de kullanılmaktadır.
Mahyanın ilk olarak Sultan I. Ahmed döneminde ortaya çıktığı rivayet edilir. Fatih Camii müezzinlerinden Hattat Hafız Ahmed Kefevi’nin renkli kandillerle hazırladığı dört köşeli bir çerçeveyi iki minare arasına asması bu geleneğin başlangıcı kabul edilmektedir. İlk resmî uygulama ise 17. yüzyılda Sultanahmet Camii minarelerinde gerçekleştirilmiştir. Geceleri gökyüzünü süsleyen yıldızlardan ilham alınarak hazırlanan bu mahyalar, karanlığa bürünen şehirde adeta bir şehrâyin havası oluşturmuş; Ramazan coşkusunun daha derinden hissedilmesine katkı sağlamıştır. Büyük emek ve ustalık gerektiren bu sanat, zamanla “mahyacılık” adıyla müstakil bir sanat dalına dönüşmüştür.
En meşhur mahyacılardan biri Abdüllatif Efendi’dir. Süleymaniye Camii’ne astığı “Hünkâr Kayığı Mahyası” ile ün kazanmıştır.
Her gün farklı ve özgün tasarımlarla yeniden kurulan mahyalar Osmanlı’ya özgü bir gelenekti; Ramazan idrakinin estetik bir tecellisiydi. Ramazan’ın ilk yarısında yazılı mahyalar kullanılır; hadisler, dualar ve hikmetli sözler yer alırdı. İkinci yarısında ise resimli mahyalar tercih edilirdi. Bu tasarımlarda piyade kayığı, kule, çifte kayık, salıncak gibi figürler bulunurdu. Özellikle çocukların ilgisini çeken bu görseller, Ramazan gecelerine ayrı bir neşe katardı. Akşam hangi mahyanın asılacağı gün içinde gizli tutulur; insanlar merakla bekler, tahminlerde bulunurdu. Bu heyecan, Ramazan’ın manevi atmosferine eklenen zarif bir gelenek olarak hafızalarda yer etmiş ve nesilden nesile aktarılmıştır.
Bu kültür, yabancı seyyahları da hayrete düşürmüştür. 19. yüzyılda Avrupa’dan gelen bir gezgin, İstanbul gecelerini şöyle tasvir etmektedir:
“İstanbul kapkaranlık ve birdenbire minareler arasından ışıklar çıkıyor. Türkler medeniyeti çoktan yakalamışlar. Gökyüzünden yıldızları toplamışlar, yazı olarak yazıyorlar.”
Bir başka seyyahın şu ifadeleri de mahya kültürünün etkisini ortaya koymaktadır:
“Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin hiçbir medeni eserleri olmasa bile yalnız şu gökten yıldızları toplayıp minareler aralarında yazı yazmayı akıl etmeleri ve bunda muvaffak olmaları onların medeniyette ne kadar ileri olduklarının bir ifadesidir.”
Osmanlı şairlerinden Enderunlu Vâsıf, Ramazan’ın kandiller ve mahyalarla karşılandığını şu dizelerle dile getirir:
“Donanıp cümle kanâdil-i menâr ü mescid
Meş‘âl-efrûz-ı merâm oldu umûmen İslâm”
Bir diğer Osmanlı şairi Enderunlu Fâzıl ise Ramazan’ın bereketini şu beyitle ifade eder:
“Şehre geldi berekâtıyla mübârek Ramazân
Oldı şeh-bender-i kâlâ-yı sevâb u gufrân”
Ramazan kültürünün edebiyattaki yansıması olan “ramazaniyeler” ise günlük hayatın dinî ve kültürel boyutunu manzum bir üslupla aktaran eserlerdir. Pek çok şairin ramazaniyesi bulunmaktadır. Bu metinlerde dönemin Ramazan hayatı; eğlenceleri, sofraları ve toplumsal atmosferiyle birlikte kimi zaman nükteli bir anlatımla tasvir edilmiştir. Ramazaniye, Osmanlı irfanının ve estetik idrakinin edebî bir tezahürüdür.
Bütün bu temsil ögeleri, kültürümüzde derin bir iştiyakla beklenen ve karşılanan bir Ramazan anlayışını göstermektedir. Hayatın her safhasına sirayet eden bir Ramazan ruhu söz konusudur. Mahya kültürü dahi tek başına ecdadımızın ufkunun genişliğini ve estetik derinliğini göstermeye yeterlidir. Bugün bu kültürün bazı unsurları anlam bakımından zayıflamış olsa da onu yeniden ihya etmek yine bizim elimizdedir.
KAYNAKÇA
Özden, Ö. (t.y.). Türk Ramazan kültürü.
Özkan, A. (t.y.). Osmanlı’dan günümüze mahya sanatı. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi.
Çelik, M. (t.y.). Ramazan kültüründe mahya geleneği. İlahiyat Fakültesi Dergisi.
Türkiye Diyanet Vakfı. (t.
y.). Mahya. İslâm Ansiklopedisi.