Florürün diş sağlığı üzerindeki etkileri bilimsel verilerle kanıtlanmış olsa da toplumsal düzeyde bilgi kirliliği ve yanlış algılar devam etmektedir. Özellikle son dönemde E-ticaretin artmasıyla dijital platformlarda boy gösteren reklamlar, bu bilimsel temelden yoksun iddiaları pekiştirmekte ve bireyleri koruyucu diş hekimliği uygulamalarından uzaklaştırmaktadır.
Peki, 'florürsüz diş macunu' kullanımı günümüzde nasıl popüler hale geldi ve özellikle doğal içeriklere yönelen bireyleri hangi vaatlerle nasıl etkisi altına aldı? Bu popülaritenin arkasında yatan gerçek; ustaca kurgulanmış bir pazarlama illüzyonu olabilir mi?
Bugünkü yazımızda bu soruların yanıtını bulmak için duygusal yaklaşımların ve yaygın algıların ötesine geçelim ve florürün diş sağlığı üzerindeki etkilerini kanıta dayalı tıp verileriyle yeniden teraziye koyalım.
Flor (F); atom numarası 9 olan, açık sarı renkli, irritan bir gazdır ve halojen ailesinin bir üyesidir. En elektronegatif ve en reaktif element olması nedeniyle pozitif yüklü iyonlarla birleşerek kararlı bileşikler oluşturur; doğada serbest hâlde bulunmaz.
Yiyeceklerin neredeyse tümü eser miktarda florür içerir. Somon ve sardalya gibi balıkların kemiklerinde yüksek seviyede bulunur. Özellikle çay bitkisi, topraktan florür biriktirme kapasitesi nedeniyle oldukça yüksek florür konsantrasyonuna sahiptir. Kuru çayda ortalama 100 mg F/kg florür vardır. Florürün kalsiyuma olan yüksek ilgisi (afinitesi) nedeniyle vücutta temel olarak kemikler ve dişler gibi kalsifiye dokularda bulunur.
Florürün koruyucu etkisi, sanılanın aksine dişlerin sürme öncesinden ziyade, sürme sonrası (post-erüptif) topikal temas ile maksimum düzeye ulaşır. Tükürük ve dental plaktaki düşük ama sürekli florür varlığı, bir 'iyon rezervuarı' görevi görerek demineralizasyonu baskılar ve remineralizasyonu teşvik eder.
Florürün ağzımızda ve dişlerimizin üzerindeki o ince tabakada (dental plakta) sürekli ve az miktarda bulunması, diş çürüklerini önlemede çok büyük bir rol oynar. Florür, hem sağlam diş minesinin asitlerle erimesini (demineralizasyonunu) engeller hem de yıpranmaya başlamış bölgelerin kendini tamir etmesini (remineralizasyonunu) hızlandırır. Bu süreçte dişin yüzeyinde oluşan yeni ve çok sert yapı (florapatit benzeri kristal yapı), özellikle şekerli ve asitli gıdaların dişi aşındırmasına karşı dişi bir zırh gibi çok daha dayanıklı hale getirir.
Florürün sürekli olarak ve az miktarda dental plakta ve tükürükte bulunması, diş çürüğünün önlenmesinde oldukça etkilidir.
Florür ayrıca karyojenik (çürük yapıcı) bakterilerin metabolik aktivitelerini de engeller.
Florürler; yerel veya profesyonel uygulama yöntemleri ile günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır ve koruyucu diş hekimliğinin temel taşını oluşturmaktadır.
Evde uygulanan uygulamalar arasında diş macunları, gargaralar, florürlü diş ipleri ve kürdanlar bulunurken; profesyonel uygulama yöntemleri arasında florür solüsyon tedavisi, jel ve cila uygulamaları ile yavaş salınımlı sistemler yer almaktadır.
Bu yöntemler, hekim tarafından düşük, orta ve yüksek çürük risk grubundaki bireylere uygulanmaktadır.
Florürün sistemik uygulama yöntemlerinde ise şehir sularının florürlenmesi, okul sularının florürlenmesi, tuz ve süte florür katılması ve florür tabletleri bulunmaktadır.
Çocuklukta dişler henüz oluşurken, uzun süre boyunca optimum değerin üstünde gereğinden fazla florür almak hem dişlerde hem de kemiklerde yapısal bozukluklara (dental veya iskeletsel florozis) neden olabilir.
Bu durum, hafif vakalarda diş hekiminin muayene sırasında dişi havayla kurutmasıyla fark edilen fark edilen beyaz opak çizgiler şeklinde görülürken; daha şiddetli durumlarda ise dişte sarı, kahverengi veya siyah lekelere kadar varabilir.
Şunu da bilmeliyiz ki, oluşumunu ve sertleşmesini tamamen tamamlamış yetişkin dişleri, bu tarz lekelenme riskini artık taşımazlar. Yani florür lekesi bir çocukluk çağı sorunudur. Yetişkinlikte florürlü macun kullanmak dişi lekelemez.
Ülkemizde Koruyucu Ağız ve Diş Sağlığı Programı (KADS) kapsamında; ilkokullarda yılda iki kez yapılan diş cilası (florürlü vernik uygulaması), öğrencilerin ağız ve diş muayenelerinin yapılması, ücretsiz fırça-macun dağıtımı ve eğitimler, Sağlık Bakanlığının florür hakkındaki asılsız korkuları gidermek ve toplumdaki yanlış algıyı düzeltmeye yönelik attığı adımlardandır.
WHO’nun (Dünya Sağlık Örgütü) 2025 güncel bilgi notuna göre; ağız ve diş hastalıkları yaklaşık 3,7 milyar kişiyi (Dünya nüfusunun neredeyse yarısı), daimi dişlerdeki tedavi edilmemiş çürükler ise 2,5 milyar kişiyi etkilemektedir.
Oral sağlık ve yaşlılık üzerine yayımlanan güncel bir derlemede, ABD verilerine dayanarak 20-64 yaş arası erişkinlerin %92’sinin, 65 yaş üstü bireylerin ise %93’ünün çürük deneyimi olduğu bildirilmiştir. Türkiye’de ise bu değer oldukça yüksek olup gelişmiş ülkelerin ortalamasının üzerindedir.
Bu veriler göz önüne alındığında; koruyucu diş hekimliği uygulamaları üzerinde dikkatle durulmalıdır. Çürüğün oluşmadan önlenmesi açısından, florürün toplumda kaybettiği itibarını geri kazanmasını bu noktada önemli görüyoruz.
Florürün itibar kaybetmesinde nelerin etkili olduğuna kısaca göz atalım.
insanların güven duygusunu azaltarak toplumda 'doğal olan her şey iyidir, kimyasal olan her şey ise kötüdür' algısına inandırmıştır.
Florür, teknik olarak kimyasal bir element olduğu için bilimsel bağlamından koparılarak 'toksik madde' etiketiyle piyasaya sunulmuştur. Doğala dönüş trendinde kişilerin en saf, en temiz ve en katıksız olana duyduğu ilgi; pazarlamacıların yeni taktikler geliştirmesine ve bazı slogan niteliğindeki söylemlerin sağlık göstergesi olarak tanıtılmasına yol açmıştır.
Sonuç olarak florür, bilimsel laboratuvarlarda değil pazarlama departmanlarında itibar kaybına uğratılmıştır.
Reklamlarda sıkça duyduğumuz 'florürsüz, parabensiz, sülfatsız ve glütensiz' gibi etiketler, bu duruma örnek olarak verilebilir. Oysa bilim penceresinden baktığımızda, bir maddenin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veren şey onun doğal olması ya da yapay olması (sentetik/kimyasal içerik) değildir. Önemli olan o içeriğin hangi dozda ve hangi bağlamda kullanıldığıdır.
Pandemi sonrası dünyada küresel anlamda büyük bir kırılmanın yaşanması ve insanlarda 'doktorlar, ilaç şirketleri ve sistem bize her şeyi doğru söylemiyor' inancının oluşmasıyla beraber gelişen şüphe ortamı, florürün hedef tahtasına yerleştirilmesinde etkili olan diğer sebeplerden biridir. İnsanların şüpheli tavrından faydalanmak isteyen pazarlama şirketleri; mevcut doğruya karşı alternatif bir hakikat üretmiş, florürsüz macunları 'farklı, uyanık, sistemi sorgulayan ve bilinçli tüketici' kimliğiyle satışa sunmuştur. Yani aslında ürün değil, bir imaj satılmıştır.
O hâlde florürsüz diş macunlarının popülerliği bize şunu gösteriyor: Bu, bir bilimsel keşif sonucu değil; toplumsal psikoloji, pazarlama ve güven krizinin bir ürünüdür.
Bilim bize uygun dozda kullanılan florürün çürükten korumada etkili ve güvenli olduğunu söylerken toplum buna, 'Ben artık kendim karar vermek istiyorum, otoriteye bağlı değilim.' cevabını veriyor.
Bu durumda yapılması gereken şey modern toplumun sağlıkla kurduğu ilişkinin kırılganlığını anlamak ve bireyleri belirli ürünlere yönlendirmekten ziyade, onları doğru bilgiyi ayırt edebilecek sağlık okuryazarlığı ile donatmaktır.
Sonuç olarak florür; bilimsel verilerle etkinliği ve güvenilirliği defalarca ortaya konmuş koruyucu bir ajan olmasına rağmen, günümüzde bilgi kirliliği ve pazarlama stratejilerinin gölgesinde hak etmediği bir tartışma ortamına sürüklenmiştir.
Bu noktada sağlık profesyonellerinin doğru bilgiyi sade ve anlaşılır bir dille aktarması, bireylerin ise kararlarını korkuya değil bilgiye dayandırması gerekmektedir.
Koruyucu diş hekimliğinin temel amaçlarından biri olan çürüğü oluşmadan önleme anlayışı, ancak toplumun doğru bilgiyle buluşması sayesinde güçlenebilir